16. DERS: HAVF VE RECA - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

16. DERS: HAVF VE RECA

2. KUR

WORD HALİ


BİR AYET:


“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (3/175)

BİR HADİS:

  

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor:


"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti.

Hemen sordu:

"Kendini nasıl buluyorsun?"

"Ey Allah'ın Resûlü, Allah'tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum" diye cevap verdi.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da şu açıklamayı yaptı:

"Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku)  birleşti mi Allah o kulun ümid ettiği şeyi mutlak verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar."  


Tirmizî, Cenâiz 11, (983); İbnu Mâce, Zühd 31, (4261).   


ALLAH KORKUSU


Gerçek fazilet ve insanı insan yapan değerler üstü değer, ancak ve ancak insanın bütün duygu-düşünce ve isteklerini zabt u rabt altına alabilme gücüne sahip Allah korkusudur.


Diğer müeyyideler geçici olarak frenleyici birer rol üstlenseler bile, bunların insanı sürekli kontrol altında tutmaları söz konusu değildir.


Zira, insanların çeşit çeşit zaafları vardır ve bu zaaflar, bazen insanı öyle bir tesir altına alır ki, insanda direnecek güç kalmaz.


İrade devre dışı kalır, derken insan, işte bu zayıf yanlarından biriyle istemediği herhangi bir işi irtikâp eder. Bu açıdan, insanı böyle durumlarda frenleyecek öyle güçlü bir sâik lazımdır ki, insan içinde bulunduğu durumun o baskıcı atmosferinden kurtulup sâlim düşünebilsin, sâlim karar verebilsin ve ölçülü hareket edebilsin.


Allah korkusunun böyle güçlü bir tesire sahip olduğu hem subjektif, hem de objektif pek çok delille ispat edilmiş bir husustur.


Sadece İslâm tarihine ve bilhassa Asr-ı Saadet dönemine bu gözle bakılması yeterli olacaktır.
       

Düşünün ki cahiliye insanlarından bazıları alkolik, bazıları kadına düşkün, bazıları insan öldürmeyi zevk haline getirmiş birer cani durumundaydı. Bu kabil zaaflarca malul olmayan insan yok denecek kadar azdı. Evet, toplum böylesine tefessüh etmiş ve kokuşmuştu. İşte o gün İslâma girenler de böyle bir toplumdan kopup gelen kimselerdi ki, bunlarda biraz evvel saydığımız zaaflardan birinin veya bütününün bulunması realite olarak gayet normal kabul ediliyordu. Oysaki daha sonraki durumu itibariyle o koskoca Asr-ı Saâdette, bir-iki zina hâdisesi, bir-iki hırsızlık ve yine ancak o kadar içki içme vakası tesbît edilebilecektir. Bunların yarısına yakınının tespiti de yine suçlunun bizzat kendi itirafıyla olacaktır. Bir suçluya suçunu itiraf ettirecek -hem de bu itirafın bedelini canıyla ödeyeceğini bile bile- Allah korkusunun dışında hangi güç ve hangi kuvvet vardır? Öyleyse, hem ferdî hem de içtimaî plânda sâlah adına, bir toplum için en yararlı, en büyük dinamik “Allah Korkusudur”  denebilir.

       

Günümüzde havf-recâ hususunda yaşanan dengesizliklerden de söz etmek mümkündür.


Mesela; halkı irşat konumunda olan insanların çoğu, sadece cenneti ya da cehennemi nazara verip; bu hususta insanları ya tamamen ye'se ya da aşırı bir güvene sevk etmektedirler.


Hâlbuki insan, bir taraftan amelini işlemede kılı kırk yararcasına hassas davranırken, diğer taraftan da, bu amellerin, Cenab-ı Hakk'ın vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edada yeterli olmayacağını ve bir insanın sadece ameliyle kurtulamayacağını düşünmesi de gerekir.


Efendimiz (s.a.s) sahih bir hadislerinde:

"Hiç kimse ameliyle kurtulamaz" buyurur.

Sahabe Efendilerimiz: "Sen de mi ey Allah'ın Rasulü?" dediklerinde;

"Evet. Allah'ın fazlı, bereketi olmazsa ben de kurtulamam' der.


O halde insanın: "Ne günahım var? Aksine ben bu yaşımda iman etmiş, namaz kılmış, oruç tutmuşum. O halde Allah bana ceza vermez" demesi, Allah'a karşı bir saygısızlık ve küstahlığın ifadesi; kendi nefsini yerden yere vurup: "Benden bir şey olmaz, zaten şu ana kadar işlediğim hiç bir hayır da yok. Nasıl olsa cehennemliğim, o halde boş yere uğraşıyoruz." şeklinde bir mülâhazaya girip ümitsizliğe düşmesi de, ayrı bir saygısızlığın ve küstahlığın seslendirilmesidir.



“BENİ HÛD SÛRESİ İHTİYARLATTI”


Hz. Ebû Bekir (ra), Allah Resûlüne sorar:

“Ya Resûlallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?”
       

Ve İki Cihan Serveri cevap verir:

“Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât sureleri ihtiyarlattı.”
       

Hûd Suresinde Ona:

“Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol” denmişti. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakkın, Habîbi için çizdiği doğruluktu. Ve Ondan, bu çizginin korunması isteniyordu...
       

Mürselât, cennet ve cehennemin, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu.
       

Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu.
       

Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Resûlünü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu...


MUHABBET VE KORKU

       

Güneş sistemimizin nizamı cazibe ve dafia denilen iki kuvve üzerine bina edilmiştir. Bu kuvvelerden birisi olmasa nizam bozulur.
      

İnsanda bu kuvvelerin yerine sevgi ve korku hisseleri almıştır. İnsanın dünya hayatının nizamı da iki hisle olduğu gibi, ebedi saadetin kazanılması da bu hislerin yerinde kullanılmasına bağlıdır.
       

Bir baba, ailenin nizamını ancak aile fertlerindeki bu iki hissi beraber yürütmekle temin etmektedir. Bir çocukta babasına karşı sadece sevgi hissi inkişaf edip korku hissi inkişaf etmezse, o çocuk zararlı işlerden korunma hususunda hassasiyet gösteremez. Sadece korku hissinin inkişafında ise babanın eliyle elde ettiği lütuf ve ihsanları hakkıyla takdir edemez.
        

Aynı şekilde, bir talebe hocasını sevmezse, onun ilminden istifadesi az olur. Hocasından korkmaması halinde de derslerine ciddi çalışmaz ve muvaffakiyetsiz olur. Bir raiyet de padişahını hem sevmeli, hem de ondan korkmalıdır.
       

Bu misallere kıyasen insan, Halık-ı Zülcelali hem sevecek, hem de Odan korkacaktır. İnsan, Allaha (c.c.) muhabbet hususunda terakkiyle Onun lütfundan her zaman ümitvar olup, ebedi saadeti de o lütfundan bekleyeceği gibi; Allahdan (c.c.) ziyadesiyle de korkacak ve ebedi cehennem azabından kendisini katiyen hariç tevehhüm etmeyecektir.
        

Bir insan ancak bu tarz hareket etmekle Halık-ı Zülcelalin hem emirlerine riayete, hem de nehiylerinden kaçınmaya dikkat etmiş olur. Böylece, havf ve reca arasında yaşamaya muvaffak olur.


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön