24. DERS: EFENDİMİZİN (SAV) PEYGAMBERLİĞİ-1 - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

24. DERS: EFENDİMİZİN (SAV) PEYGAMBERLİĞİ-1

1. KUR

WORD HALİ


BİR AYET:

      

“Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.” (2/151)


BİR HADİS:

       

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:


"Ben, insanların asır asır geçen en güzel asırlarından birinde gönderildim. Çağlar çağları kovaladı, sonunda, benim içinde bulunduğum asır geldi."


Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.



PEYGAMBERİMİZİN RİSÂLETİNDEN ÖNCEKİ HAYATI

ONUN PEYGAMBERLİĞİNE DELİLDİR


1. Dünyaya teşrifi esnasında meydana gelen olağanüstü hâdiseler, çocukluk devresinde yakınlarının müşahedeleri ve gençliğinde firâset sahiplerinin kendisinde sezdikleri manâlar, Onun gelecekte büyük bir vazife altına gireceğinin anlamlı ifadelerinden başka bir şey değildi...

2. Peygamberliğine kadar olan devrede daima zulme ve haksızlığa karşı çıkmış ve “Hılfül-Füdûl” gibi haksızlığa uğrayanları koruma cemiyetine bil-fiil girip, mazlumların, mağdurların yanında yerini almıştı...

3. İhtişamlı ve saltanatlı bir 40 yıl yaşamayıp, tâ küçük yaşta yetim ve öksüz kalmış, dedesi ve amcasının himayesinde büyümüştü. Şahsı, malı ve taraftarları açısından öyle çok güçlü de değildi.

4. Çevresinde fuhuş adına bütün olup bitenlere rağmen, peygamberliğine kadar olan bu devrede iffet, namus ve hayâsına toz bile kondurmamıştı. İki defa düğüne giderken yolda uyuyup kaldığını bizzat kendisi ifade buyurmaktadır. Sefere çıkışta “kızımı, namusumu kime teslim edeyim” diye düşünenlerin hemen ilk akıllarına gelen de bu iffet ve namus âbidesi genç idi!

5. Peygamberlik öncesi dönemde bir defa olsun yalanına, hıyânetine ve sözünden döndüğüne şâhit olunmamıştır. Bu mevzûda, düşmanları dâhil, hiç kimse herhangi bir misâl gösterememektedir. Kaldı ki en azılı hasımları bile Ona Muhammedül-Emîn diyorlardı. Kâbe tamiratında Hacerül Esvedi yerine koyma şerefi uğrunda kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkta hakem tayin edilmiş ve bu mukaddes taşı yere serdiği ridâsının üzerine koyup, birer ucundan kabile reislerine tutturarak kendi eliyle yerine koymuş ve bu müşkil meseleyi halletmişti...


PEYGAMBERİMİZİN RİSÂLETİNİ İLÂNINDAN SONRAKİ HAYATI DA ONUN  PEYGAMBERLİĞİNİN VE DAVÂSINDAKİ DOĞRULUĞUNUN BİR BAŞKA ŞÂHİDİDİR


1. Büyük ideal ve yüksek düşüncelerle içi sürekli kaynayıp duran bir insanın, 40 yıl boyunca fikirlerini açığa vurmaması, düşünce ve davâsı paralelinde taraftar toplamaktan uzak kalması düşünülemez.


Biz basit bir fikir ve düşüncemizi bile içimizde tutamayıp, tanıdığımıza-tanımadığımıza intikâl ettirmeğe çalışırız.


İnsan, düşünce ve davâsını en canlı ve heyecanlı olduğu gençlik yıllarında yaymaya çalışır.


15-20 yaşlarındaki binlerce, on binlerce gencin nice bâtıl fikirleri neşretmek için ellerinde bildirilerle gösterilerde ve kanlı hâdiselerde nasıl mücâdele ettiklerine bütün dünya tarihi şahiddir.


Oysa, Nebîler Sultanı(sav) davâsını tebliğe 40 yaşında başlamıştır: Demek ki, O, bir emir altında hareket ediyor ve kendisine emredileni yapıyordu...

2. Bir insanın, çeşitli muvaffakiyetler, zaferler, malî imkânlar ve makamlar elde ettikten sonra hiç değişmemesi, onun yüce ve yüksek ahlâkını, doğruluk derecesini gösterir.


İşte, Onun Peygamberlikten önceki ve sonraki güneş gibi parlak ve apaçık hayatı!


Evet, Onun en büyük zaferler ve fetihlerden sonra bile bakışının bulanmaması, başının dönmemesi fonksiyon ve vazifesini başladığı gibi bitirmesi peygamberliğinin delili değil de ya nedir?


PEYGAMBERİMİZİN EŞSİZ AHLÂKI DA NÜBÜVVETİNE VE DOĞRULUĞUNA ŞÂHİDDİR


Güzel ahlâk çekirdekler halinde insanın fıtratına dercedilmiştir. Saf fıtratın tezâhürü, temiz yaratılışın gün yüzüne çıkması ve rûhun dış aynada yansıması demek olan güzel ahlâka sahip bulunmanın en önde gelen şartlarından biri, belki birincisi terbiye ve telkindir. Evet, güzel ahlâk kendine has ortamda beslenir râsih hâle gelir.


Şimdi, Peygamber Efendimiz (sav)
in nübüvvetinden önceki ve sonraki devrelerine bakalım:


En güzel ve yüksek ahlâkı Ona kim telkin etmiş ve bu mükemmel terbiye ile Onu kim yetiştirmiştir?


Annesi, babası diyemeyiz, çünkü onları çok küçükken kaybetmiştir.


Dede ve amcalarının ise, içinde bulundukları toplumda Ona böyle bir ahlâk kazandırmaları hiç mi hiç mümkün görünmemektedir.


Peki, kimdir öyleyse O Zâtın mürebbîsi?


Cevabını, kendi beyânıyla verelim:


“Eddebenî Rabbî, fe-ahsene tedîbî!”  


“-Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti!”...


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön