4. DERS: KURBAN - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

4. DERS: KURBAN

3. KUR

WORD HALİ


BİR AYET:

       

Hacc / 37. Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!


BİR HADİS:

       

Zeyd İbnu Erkam radıyallahu anh anlatıyor:

"Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabı:

"Ey Allah'ın Resulü dediler, bayram günü kesilen şu kurban nedir?"   

"Bu babanız İbrahim aleyhisselâm'ın sünnetidir" buyurdular.

Ashab: "Pekiyi, kurban kesmede bize ne gibi sevap var ey Allah 'ın Resûlü!" dediler.    

"Kurbanın her bir kılı için bir sevap" buyurdular.

Ashab tekrar:

"(Kesilen kurban, koyun kuzu gibi) yünlü ise ey Allah'ın Resûlü (sevap nasıl olacak)?" diye sordular.

Aleyhissalâtu vesselam:

"Yünün her bir kılı için de bir sevap var!" buyurdular."   


KURBAN'IN TARİFİ VE MAHİYETİ

       

Kurban lügat itibarıyla yaklaşma ve yakınlaşma gibi mânâlara gelir. Fakat Türkçemizde kazandığı ve kullanıldığı yönüyle kurban, Allah'a yakınlaşma niyetiyle kesilen hayvana verilen addır. "Kurbanlık develeri de size Allah'ın şeâirinden kıldık" (Hac, 22/36) ayetiyle "şeâir"den sayılan kurban, "Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" (Kevser, 108/2) ayeti ile meşruiyeti ispat olunan bir ibadettir. Şeâir, hemen herkesin bildiği gibi, Allah'ın dininin alameti, özelliği, nişanesi olma mânâlarına gelir.


KURBANIN HİKMETİ

      

Toplumda zenginler ve orta halliler yanında aylarca et yüzü göremeyen, yarı aç yarı tok gezip de durumlarını belli etmeyen onurlu, şahsiyetli yoksullar vardır. Çoğu defa bunlar yüzsuyu dökmezler, kimseden bir şey istemezler. İşte bu tip yoksullar için Kurban Bayramı Allah Teala'nın bir ziyafetidir. Bu İlahi ziyafetle yoksulların da gönülleri alınmış olacak, onlar da toplumdaki refahtan paylarını almış olacaklardır. Bu da sosyal adaletin yaygınlaşmasında ve insanlarımız arasındaki sevgi bağlarının kuvvetlenmesinde etkili olacaktır. Ayrıca kurban kanının akıtılması ile Müslüman’da kalbî ve ruhî bir huzur doğacaktır.
      

Bugün bütün Müslümanların kalbi; dostluk, kardeşlik, sevgi saygı, acıma, yardımseverlik ve dayanışma duyguları ile dopdoludur.. bugün nefretler eriyecek, kinler yok olacak; düşmanlıklar, dargınlıklar sona erecektir. Ana babaların, akraba ve dostların, komşu ve iş arkadaşlarının bayramları tebrik edilecektir.
      

Dua edelim ki, Yüce Allah'ın rızasını kazanmak için akıtılan kurban kanları, insanlarımızın kalplerinden küskünlükleri, dargınlıkları alıp götürsün! Yerinde sevgi çiçekleri açsın. Ne mutlu, kurbanlarla beraber kalplerindeki husumet duygularını da kurban ederek ruhlarını temizleyebilenlere.


KURBAN

       

İbrahim Peygamber, oğlu İsmail ile hanımı Hacer'i Mekke'ye yerleştirmiş; Filistin topraklarına geri dönmüştü. Hazret-i İbrahim ara sıra Mekke'ye geliyor, oğluyla birlikte dağlara odun toplamaya, yiyecek bulmaya gidiyorlardı.


Yine Hazret-i İbrahim Mekke'de olduğu bir gündü. Vakit gece yarısından sonraydı. Hazret-i İbrahim uyuyordu. Rü'yasında bir ses şunları söylüyordu:

- Ey İbrahim! Allah, oğlun İsmail'i kurban etmeni emrediyor."


Hazret-i İbrahim korkuyla uyandı. Gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşündü. Bu rü'ya Allah'tan mı idi, yoksa Şeytan'dan mı, bir anda kestiremedi. Fakat içine bir şüphe düşmüştü.
      

Rü'yayı gördüğü vakit, Kurban Bayramından 2 gün önce idi. Ertesi gün (arefe günü) yine aynı vakitte, aynı rü'yayı gördü. Rü'yanın Allah'tan olduğuna artık kanaati gelmeye başlamıştı. Kurban Bayramının 1. günü de yine aynı rü'yayı görünce, rü'yanın Allah'tan olduğuna tam kanaat getirdi.


"Bu, Allah'ın bir imtihanı" diye düşündü. Bu gerçekten de bir dostluk imtihanı idi. Dost dostu için sevdiği herşey'ini feda etmeliydi. Allah, Hazret-i İbrahim'i kendine Halîl, yani dost seçmişti. Şimdi de onun bu dostluğa lâyık olup olmadığını denemek istiyordu.


Sevdiği en kıymetli varlığı olan oğlunu kendine kurban etmesini istemesi, bu yüzdendi. Ancak insanın sevdiği en kıymetli varlığını gözden çıkarması çok zordu. Onun için Allah, Hazret-i İsmail'i kurban etme emrini, Hazret-i İbrahim'e doğrudan doğruya vermemiş; 3 gece üst üste rü'yasında göstererek yavaş yavaş alıştırmıştı. O günden sonra, insana kabûlü zor gelen bir haberi birden vermemek, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş vermek âdet olmuştur.  
      

Hazret-i İbrahim, o sabah oğluna ip ve bıçak almasını, birlikte oduna çıkacaklarını söyledi. Bu onların her zamanki âdetleriydi. Hz. İsmail hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Yanlarına ip, bıçak ve balta alarak yola koyuldular. Minâ mevkiine gelince Hz. İbrahim gördüğü rü'yayı yavaş yavaş oğluna anlatmaya başladı.


Allah tarafından büyük bir imtihana tâbi tutulduklarını bildirdi. Hazret-i İsmail'de, babasının anlattıkları karşısında en ufak bir üzüntü, tereddüd ve telâş meydana gelmemişti. Hayatı veren ve alan Allah değil miydi? Hayatın sâhibi olan Allah, şimdi ondan, verdiği hayatı kendisi için geri istiyordu. Bundan daha şerefli bir ölüm tasavvur olunabilir miydi?


Hazret-i İsmail bunları düşünerek, tam bir teslimiyet ve tevekkül içindeydi. Babasına şu cevabı verdi:

"Babacığım! Ne ile emrolundunsa o işi yap. Beni inşâallah sabreden bir insan olarak bulacaksın..."

Oğlunun bu cevabı, Hz. İbrahim'i hem sevindirmiş, hem de duygulandırmıştı. Gözleri yaşarmıştı. Büyük bir sevgiyle, yüksek bir îmanın sâhibi olan oğluna bakıyordu. Böyle bir oğul sâhibi olmakla iftihar ediyordu.


Hazret-i ibrahim oğlunu sağ yanına yatırarak Allah'ın emrini yerine getirmeye hazırlandı. Oğlunun gözlerini bağlamıştı, bıçağı görerek acı duymasını istememişti.
       

Bu hâdise, Minâ'da, şimdi kurbanların kesildiği yer civarında cereyan ediyordu. Hazret-i İbrahim, oğlunun boynuna bıçağı sürmek üzere Bismillah çekti. "Ey Rabbim, işte emrini yerine getiriyorum" diye söylendi. Bıçağı Hz. İsmail'in boynuna sürdü.  Fakat bıçak kesmedi. Çünkü, Allah'ın murâdı, Hz. İsmail'in kurban edilmesi değildi. Bu hadise ile İbrahim ailesinin sadakat ve sabırlarını meleklere ve bütün insanlığa göstermek istiyordu. Bu bir dostluk ve bağlılık imtihanı idi. Allah dostu olan Hazret-i İbrahim ile oğlu, en sevdikleri varlıklarını; İbrahim (as) oğlunu, İsmail (as) ise canını, seve seve Allah'a verebileceklerini ispatlamışlardı. Allah'a bağlılıklarını tereddütsüz göstermişlerdi.
      

Kısacası bu müthiş imtihanı en güzel şekilde kazanmışlardı. Hazret-i İbrahim, bıçağı yeniden İsmail'in boynuna sürmeye hazırlanırken bir ses duydu. Ses:
       

Ey İbrahim! Sâdık biri kul olduğunu ispatladın. Allah dostu bulunduğunu herkese gösterdin. Dur artık! İsmail'i kesmene lüzum kalmadı", diyordu.


Hazret-i İbrahim durdu. Etrafına bakındı. Gökten Hazret-i Cebrâil'in, gözleri sürmeli, boynuzlu bir koç ile yere inmekte olduğunu gördü.


Cebrâil Aleyhisselâm, Hazret-i İbrahim'i tebrik ediyor:

- Ey İbrahim! Bu koç 40 senedir Cennet'te beslenmektedir. Şimdi oğlun İsmail'in yerine onu kurban etmen için yeryüzüne gönderildi..." diyordu.


Hazret-i İbrahim sonsuz bir sevinçle oğlunun gözlerini çözdü. Koçu Cebrâil'den alıp kurban etti. Allah'ın bu büyük lütfundan dolayı devamlı şükür namazları kıldı.


O günden beri, bütün Müslümanlar, Hazret-i İsmail'in kurtuluşunu kutlama ve Allah'a şükran borçlarını ödemek üzere, her sene kurban keserler.


Kurban kesmek, hâli vakti yerinde olan Müslümanların üzerine vâcib bir ibâdettir.


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön