RAMAZAN 11 (26 MAYIS) - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

RAMAZAN 11 (26 MAYIS)

ÖZEL KUR-4

MEAL”

TEVBE-102-103. “Bir başka grup daha var ki, günahlarını itiraf ettiler.

Onlar, yaptıkları iyi ve yerinde işlerle kötü işleri birbirine karıştırıp kâh sevap, kâh günah kazandılar.

Umulur ki Allah, onların tevbelerini kabul buyurur.

Hiç şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayandır; (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

Onların (zekâta tâbi ve kendisinden sadaka verilebilecek bütün) mallarından farz olan zekâtı, ayrıca sadakayı, bir de kefaret olarak ve Allah yolunda hizmetler için kendi arzularıyla verdiklerini al ki,

bununla onları arındırasın ve iyiliklerinin bereketlenmesine, samimiyet ve ihlâsta derece kazanmalarına sebep olasın.

Ayrıca, onlar hakkında dua et.

Hiç şüphesiz senin duan, onlar için bir huzur ve tatmin vesilesidir.

Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (her şeyi, bu arada kullarının hallerini ve ihtiyaçlarını) hakkıyla bilendir.”

------------------------------------------------------------

HADİS”

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

"Şüphesiz Allah,
ilmi insanların ellerinden çekerek almaz,
ilmi, âlimleri almakla alır.

Âlimlerden kimse kalmayınca,
insanlar câhil başkanlar edinirler,

onlara sorarlar, onlar da fetva verirler,
hem kendileri saparlar, hem de onları saptırırlar."

(İbn Amr radıyallahu anh. Buhârî)

------------------------------------------------------------

TEFEKKÜR PENCERESİ”

*Bugün, büyük felaketler ve tehlikelerle karşı karşıya olduğumuz kadar, büyük imkân ve ümitlere de sahip bulunmaktayız.

*On dokuz ve yirminci asır, hayır adına da şer adına da en zengin ve en verimli asırlardan biri olmuştur.

*Bu dönemde insanlık, elde ettiği fırsatları değerlendirebilseydi, dünyayı Cennetlere çevirmek mümkün olacaktı...

*Evet, günümüzde, zemin ve âsuman omuz omuza gelmiş bize tebessüm atfediyor; şartlar ve vasat, daha ileri seviyede saadet ufuklarından haber veriyor.

*İlim ve teknik bütün semere ve neticeleriyle insanlığın emrine girmiş bulunuyor.

*Ne var ki, bizler henüz bu geniş imkânlardan gerektiği kadar istifade edememekteyiz.

* “Eski hâl muhal, ya yeni hâl, ya izmihlal.”

*Yaşayacağımız dünyayı ya ilmin gereği olarak önceden planlayacağız yahut yaşadığımız dünya ile beraber gayyaya yuvarlanacağız...

*Bazı kimseler, dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makineleşmesi ve bir karınca topluluğu hâline gelmesi gibi, felaketler getireceğine inanırlar. Bu kat’iyen doğru değildir.

*İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi, ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez. Her şey netice itibarıyla ilme bağlıdır. Ve o olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur.

*Vâkıa, insanın makineleştiği, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber insanî faziletlerin silinip gittiği bir gerçektir.

*Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir haksızlıktır.

*Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız.

*İçtimaî sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden bekleneni eda etselerdi, belki de bu endişe verici hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı..!

------------------------------------------------------------

NURDAN YANSIYANLAR”

(24. Söz) İkinci Dal:

Pek çok esrarın anahtarlarını içeren iki sırrı bildirir.

Birinci Sır: Evliya, iman esaslarında birleştikleri halde niçin kalp gözüyle gördükleri şeylerde, keşiflerinde ayrı düşüyorlar?
Neden gözle görülmüş gibi apaçık olan keşifleri bazen hakka ve hakikate zıt çıkıyor?
Hem niçin tefekkür ehli ve engin nazarlı zâtlar, kesin delillerle hak kabul ettikleri fikirlerinde, hakikati birbirine uymayan şekillerde görüyor ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renge giriyor?

İkinci Sır: Geçmiş peygamberler niçin öldükten sonra bedenen dirilmek gibi bazı iman esaslarını bir derece kapalı bırakmış, Kur’an gibi etraflıca izah etmemişler ve sonra ümmetlerinin bir kısmı o esasları inkâra kadar gitmiş?
Hem niçin hakiki arif olan evliyanın bir kısmı yalnız tevhid hususunda ilerlemiş?
Hakkalyakîn derecesine kadar ulaştıkları halde, bazı iman esasları onların meşreplerinde pek az ve kapalı bir şekilde görünüyor. Hatta bu sebeple, onlara tâbi olanlar, ileride o iman esaslarına gereken önemi vermemiş, kimileri yoldan sapmış.
Madem gerçek mânâda mükemmellik bütün iman esaslarının ortaya çıkmasıyla bulunur, niçin hakikat yolundaki zâtlar onların bazısında çok ileri gitmiş, bir kısmında ise çok geri kalmışlar?
Halbuki Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerinin en yüce mertebelerine mazhar ve peygamberlerin efendisi olan Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) ve bütün mukaddes kitapların nurlu reisi Kur’an-ı Hakîm, iman esaslarını açık bir şekilde, pek ciddi bir üslûpla ve doğrudan tarif etmişlerdir.

Cevap: Çünkü hakiki ve mutlak kemâl bunu gerektirir. İşte bu sırların hikmeti şudur:

İnsan Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerine mazhar ve bütün kemâlâta müsait yaradılışta olsa da iktidarı az, iradesi sınırlı, kabiliyet ve arzuları çeşitli olduğundan, hakikati binlerce perde ve berzah içinde arar.

Bu yüzden hakikatin keşfinde ve hakkın görülmesinde berzahlar araya giriyor, bazıları onlardan geçemiyor.

Kabiliyetler başka başka oluyor, kimilerininki bazı iman esaslarının ortaya çıkmasını sağlayamıyor.

Hem Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindeki cilvelerin renkleri ayna olana göre değişiyor, farklı görülüyor.

Ayna olan zât, bazen bir ismin cilvesini tam yansıtamıyor.

Hem külliyet ve cüziyet, gölge ve asıl olmak itibarı ile o isimlerin tecellileri başka başka şekil alıyor.

Bazı kabiliyetler cüzilikten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor.

Ve kabiliyete göre bazen bir isim üstün oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor.

Mesela güneş, Hâlık’ının izni ve emriyle, üç şekilde tecelli eder, yansır ve ışık verir.

Biri çiçeklerdeki, biri ay ve gezegenlerdeki, biri de cam ve su gibi parlak şeylerdeki ayrı ayrı yansımalarıdır.

Birincisi üç tarzdadır:

İlki, kuşatıcı ve umumi bir tecellidir, bütün çiçeklere birden ışık verir.

Bir diğeri has bir tecellidir, her bir türe göre hususi bir yansıması vardır.

Biri de küçük bir tecellidir ki, her bir çiçeğin hususiyetine göre değişir.

İkincisi:

Güneşin aya ve gezegenlere, Hakîm Yaratıcının izniyle verdiği ışık ve feyizdir.

Ay ve o ışığın gölgesi hükmündeki nuru, bundan geniş bir surette istifade eder.

Sonra güneş, o ışığı hususi bir tarzda denizlere, havaya, parlak toprağa, az bir miktarda denizin kabarcıklarına, toprağın şeffaf kısmına ve hava zerrelerine verir.

Üçüncüsü:

Güneşin, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle havayı ve denizlerin yüzünü birer ayna yaparak yansıyan saf, geniş ve gölgesiz bir aksi var.

Sonra denizdeki kabarcıklara, su damlalarına, hava zerrelerine ve kar şişeciklerine küçük birer aksini, suretini gönderiyor.

İşte güneş, her bir çiçeğe ve aya verdiği gibi, her bir damlaya da bu üç tarzda, iki yoldan ışık ve feyiz verir.

Birinci yol: Bizzat, doğrudan doğruya ve perdesizdir. Peygamberliğin yolunu temsil eder.

İkinci yol: Perdeler vasıta olur. Işığa mazhar ve ayna olanların kabiliyetleri, güneşin cilvelerine birer renk takar. Bu, velâyet yolunu temsil eder.

İlk yolda denilebilir ki: “Ben bütün âlemin güneşinin bir aynasıyım.”
Fakat ikinci yolda öyle diyemezler.

Belki, “Ben kendi güneşimin aynasıyım.” veyahut “Kendi cinsime tecelli eden güneşin aynasıyım.” derler.
…………………………………………………….

------------------------------------------------------------
DUA İKLİMİ”

Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla…

Şüphe yok ki Sen, nezdine sunulan minnacık ihsanlara bile şanına yaraşır büyük ihsanlarla mukabelede bulunursun.

Ey her şeyin, yaratmasıyla varlık sahasına çıkabildiği, kayyûmiyetiyle ayakta durabildiği ve âkıbet yine Kendisine avdet edeceği Yüceler Yücesi Zât!

Gaflet, şehvet ve ma’siyete mağlup düşmekten bizi koru ve geçmişteki hatalarımızı affet.

Dünyada yahut âhirette, haklı veya haksız olarak bizden bir talepte bulunan mahlûkatına karşı her zaman bizim yanımızda ol.

Şüphesiz en vâzıh ve en güçlü deliller Senin nezdindedir ve Senin kudretin her şeye yeter.

Ya Erhamerrâhimîn! Bize rızık endişesi ve yarattıklarının korkusunu yaşatma.

Bizi hep sıdk yolunda yürüt. Hak yolda her zaman yardımcımız ol. Cennet’e doğru giden yolda her türlü tasa, gam ve korkudan emin kıl ve bizi Cennet’inle serfiraz eyle.

Üstümüzden, altımızdan gelebilecek her türlü azaptan bizi sıyanet buyur.

Bizi gruplara ayrılmak ve birbirimize intikam nazarıyla bakmakla imtihan etme.

Bizim bilemediğimiz, bilemediğimizden dolayı da diyemediğimiz fakat Senin ilminin taalluk ettiği olmuş ya da olacak daha başka hususlarda da Sen bize yar ve yardımcı ol Allah’ım!

Hiç şüphe yok ki, Sen her şeye gücü yeten bir Kudreti Sonsuzsun.

Melik, Hak ve Hallâk olan Rabbim Sübhan’dır, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve topyekün kemâl sıfatlarıyla muttasıftır. Sübhan’dır, O her şeyi en güzel şekilde yaratan ve rızıklandıran Hallâk u Rezzâk.

Hem gayb hem de şehadet âlemlerini bilen Yüce Allah, müşriklerin Kendisine isnad ettikleri nitelendirmelerden münezzehtir, yücedir.

Sübhan’dır, O izz ü ceberût ve mülk ü melekûtun yegâne Sahibi. Maddî-manevî hayat veren Muhyî, verdiği hayatı alıp öldüren Mümît Sübhan’dır.

Hayatı Kendinden, ebedî hayy olan Hayy Sübhan’dır. Sübhan’dır, O Melik ü Kâdir. Sübhan’dır, O Azîm ü Kâhir.

Rahmet, re’fet, şefkat ve merhameti nihayetsiz Rabbim! Bela ve meşakkat altında kalıp ezilmekten, dünya ve âhiret umûrunda şekâvet, sıkıntı ve zillet yaşamaktan, hâdiselerin aleyhime gelişmesinden ve düşmanlık besleyenlerin başıma gelenlere sevinmesinden Sana sığınırım.

Hesap gününe inanmayan tiranların zorbalıklarından da yine benim ve bütün insanlığın Rabbi olan Allah’a sığınırım.

Allah’ım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, tertemiz ehline, kerîmlerden kerîm ashâbına salât ve selâm eyle. Amin..!

------------------------------------------------------------

GÜNÜN ZİKRİ:  " ER - REŞİD "

TESBİH ADEDİ:  514

TESBİH NİYETİ:  GÜZEL AHLAK SAHİBİ OLMAK…

 
İçeriğe dön | Ana menüye dön