RAMAZAN 3 (18 MAYIS) - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

RAMAZAN 3 (18 MAYIS)

ÖZEL KUR-4

MEAL”
TEVBE-52. “(Münafıklara da şunu) söyle:

Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz musibet, (ancak zafer veya şehitlik, dolayısıyla Cennet ve Hak’kın rızası gibi) iki güzel neticeden başka ne şekilde tecelli edebilir ki?

Ama bizim açımızdan sizin düçar olacağınız âkıbet ise,

Allah’ın sizi ya bizzat Kendi katından veya bizim ellerimizle (nasıl, ne zaman ve ne şekilde geleceği belli olmayan) bir azaba uğratmasıdır.”

O halde bekleyin siz, biz de sizinle beraber beklemekteyiz.”

-------------------------------------------------------------------------

HADİS”

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

"Size öyle bir zaman gelecektir ki,
o zamanda şu üçten daha değerli bir şey olmayacaktır:
Helâl para,
candan arkadaşlık yapılacak bir kardeş,
uygulanacak bir sünnet."

(Huzeyfe radıyallahu anh. Taberânî)


TEFEKKÜR PENCERESİ”

*Alabildiğine âhenkli ve rasânetli bir yuva, istikbal vaad eden bir milletin de temel rüknüdür.

*Millet bu rüknün fazilet ve nezahetiyle varlık gösterir ve derinleşir.

*Bu kaideyi kaybedince de, bütün hayatiyetini kaybeder.

*Ailede var olmayan millet, millet olma hüviyetini de yitirmiştir.

*Bütünüyle sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşma, milletin itibarî varlığına aileden akseder ve böyle bir millet, milletlerarası muvazenenin, cihan sulh ve salahının şahit ve nâzırı durumuna yükselir; eşya ve hâdiselere hükmeder hâle gelir.

*Böyle bir toplulukta, tebaa, devleti ve rical-i devleti omuzlarında taşır.

*Devlet ve rical-i devlet de, tebaanın fahrî hizmetçiliğini yapar; merhametli bir çoban, şefkatli bir baba gibi, saadet ve hazlarını, güttüğü ve yeddiğinin saadet ve huzurunda bulur.

*Böyle bir toplulukta, patron işçinin yanındadır; yemesinde, giymesinde ve meşru bütün isteklerinde.. bir aile efradı gibi, yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir ve tâkatinin fevkinde iş tahmil etmez.

*İşçi ise, o da işin ve işverenin yanında; servet ve patron düşmanlığından uzak, sa’yin ve gayretin misali olma yolundadır.

*İşin en iyisini yaparken, kan-ter içinde cehdedip boğuşurken, yüceler âleminde kendisine alkış tutulduğunu ve Hak katında tebcil ve takdir edildiğini bilir, yaptığı her şeyi gönül hoşnutluğu içinde yapar.

*Böyle bir toplulukta bütün müesseseleriyle maarif, fazilet duygusunu geliştirir; sevgi ve mürüvvet kapılarını açar; nesline, insanlığa şefkati ve herkesle anlaşıp uzlaşmayı öğretir.
*Onu, merhametsiz emellerden, süflî duygulardan, insanlık için yüzkarası olmaktan ve her türlü hoyratlıktan korur; bilhassa mukaddes mefhumlarına karşı saygılı yetiştirir.

*Ve nihayet böyle bir toplulukta, adliye, adalet felsefesiyle hükmeder; zalimin, mütecavizin takipçisi, masumun ve mazlumun hamisi olur.

-------------------------------------------------------------------------

NURDAN YANSIYANLAR”

İman, duayı kesin bir vesile olarak gerektirdiği gibi, insanın fıtratı da onu şiddetle ister.

Cenâb-ı Hak da, “Duanız olmazsa ne kıymetiniz var?” mealinde,
(Resûlüm!) De ki: (Kulluğunuz ve) yalvarmanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” buyuruyor

ve “Bana dua edin, size cevap vereyim.” diye emrediyor.

Eğer dersen ki:
Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor.
Hâlbuki ayet umumidir, her duaya cevap verildiğini bildiriyor. Bunun izahı nedir?

Cevap:
Cevap vermek ayrı, kabul etmek ayrıdır. Her duaya cevap verilir, fakat her duayı kabul etmek, istenen şeyi aynen vermek Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbidir.

Mesela, hasta bir çocuk doktoru çağırır.
Doktor, “Buyur!” der, “Ne istiyorsun?”
Çocuk, “Şu ilacı ver bana.” der.
Doktor ise ya aynen çocuğun istediğini ya da faydası için ondan daha iyisini verir.
Belki de ilacın zararlı olduğunu bilir, hiç vermez.

İşte Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, her yerde hazır ve nâzır olduğundan kulun duasına cevap verir.

Yalnızlık, korku ve kimsesizlik dehşetini, her yerde hazır bulunuşu ve her şeye cevap vermesiyle dostane bir hale çevirir.

Fakat insanın arzu ve heveslerinin zorlamasıyla istediklerini değil, hikmetinin gerektirdiği gibi, ya onun dilediğini aynen ya da daha iyisini verir veyahut hiç vermez.

Hem dua bir kulluktur.

Kulluğun neticeleri ahirete aittir.

Dünyevî maksatlar ise o tür dua ve ibadetin vaktidir, gayesi değil.

Mesela, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve dua, yağmurun yağması için değildir. Eğer sırf bu niyetle yapılsa, o dua ve ibadet hâlis sayılmayacağından kabule lâyık olmaz.

Mesela, günbatımı akşam namazının vaktidir. Güneş ve ay tutulmaları da “küsuf ve husuf namazları” denilen iki hususi ibadetin vaktidir. Yani gece ve gündüzün nuranî ayetlerinin perdelenmesi Zât’ının büyüklüğünü ilana vesile olduğundan, Cenâb-ı Hak kullarını o vakitte ibadete davet eder.

Yoksa o namaz –vakti ve ne kadar devam edeceği gökbilimcilerin hesabıyla zaten belli olan– ay ve güneş tutulmalarının sona ermesi için değildir.

Aynen bunun gibi, yağmursuzluk da yağmur namazının vaktidir. Belâ ve sıkıntıların hücumu ve zararlı şeylerin insana musallat olması ise bazı duaların hususi vaktidir ki, insan o vakitlerde aczini anlar, dua ve niyaz ile Kadir-i Mutlak’ın dergâhına sığınır.

(Devamı yarın…)

-------------------------------------------------------------------------

DUA İKLİMİ”

Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla…

Ey gökleri ve yeri yaratan, hem şehadet hem de gayb âlemlerini bilen Ulu Allah’ım!

Kulların arasında olup biten meselelerde hükmü sadece Sen verirsin. Müjdeler olsun o kimseye ki, Seni bilip tanır ve hükmüne rızadâde olur. Yazıklar olsun o kimseye ki, Senin marifetinden mahrumdur.

Hayır hayır, yazıklar olsun asıl o kimseye ki, Seni tanıyıp bildiği hâlde verdiğin hükümlere razı olmayıp isyan deryasına yelkenler açar.

Ya Rab! Biz Senden, Senin mukaddes teveccüh ve nazarına mâni olacak izzete bedel, rahmetinin iltifatlarına vesile olacak bir zillet; Seninle aramıza perde gibi girecek bir zenginlik yerine de, muhabbetinin nurlarını celbedecek bir fakirlik dileriz.

Hiç şüphe yok ki, Senin sevgine mazhar olanlar saadete erer, dizginlerini masivaya kaptıranlar da şekâvet derelerine yuvarlanırlar.

Bizi saîdlere lütfettiğin mevhibelerinden hissedâr eyle Allah’ım ve şakîlerin düşe kalka yürüdükleri patikalara uğratma.

Allah’ım! Bildiğimizi zannettiğimiz zararları, bildiğimizi zannettiğimiz yollarla üzerimizden savmaktan bile aciz kaldık. Hâl böyle iken, bilmediklerimizi nasıl savarız?

Emreden de, nehyeden de Sensin. Emir ve yasaklarını gözetmelerine göre kullarını medheden de, zemmeden de yine Sensin.

Sen kimi ıslah buyurursan o salih, kimi de -işledikleri günahlar yüzünden- dalâlete atarsan o da yoldan çıkmış bir müfsit olur.

Bahtiyardır o kimse ki, Sen onu istemeden iğnâ edersin. Ve bedbahttır o insan ki, sürekli istemesine rağmen Sen onu mahrum bırakırsın.

Allahım! Bizi de fazl u ihsanlarınla, istemekten müstağnî kıl. Devamlı isteyip durduğu hâlde mahrumiyet yaşayanlardan eyleme. Bizi mağfiret buyur ey gücü her şeye yeten Kudreti Sonsuz!

Ya Hayy u ya Kayyûm, ya Ze’l-celâli ve’l-ikram! Bütün makam, istek ve gayelerin altında kaldığı en yüce makamın sahibi Hâtemü’l-Enbiya’ya, âl ve ashâbına salât ü selâm eyle. Âmîn!

-------------------------------------------------------------------------

GÜNÜN ZİKRİ:   " EL - MÂNİ "

TESBİH ADEDİ:  161

TESBİH NİYETİ:  KAZA VE BELALARDAN EMİN OLMAK…

 
İçeriğe dön | Ana menüye dön