2. DERS: SAHABE ŞUURU - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

2. DERS: SAHABE ŞUURU

3. KUR

WORD HALİ


BİR AYET:

       

“Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.” (Fetih/29)


BİR HADİS:

       

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:


"Sahabilerim yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz."   


Ömer radıyallahu anh. Rezîn.


SAHABE KİME DENİR?

       

Sahabe veya Ashab, Peygamber Efendimiz(sav)i görüp, O'nun getirdiği nurdan hale içine girerek, hayatının sonuna kadar da bu çizgiden ayrılmayan ve dini pratikte ilk defa yaşayan mümtaz cemaatin adıdır. Daha net bir ifadeyle Sahabe, Allah Rasulünü görüp, az dahi olsa sohbetinde bulunarak O'nu dinleyen ve bu ahd ü peyman içinde ölenlere denir.


HADİSLERDE ASHAB-I KİRAM NASIL ANLATILIYOR?

       

Dinde, Kur'an'dan sonra müracaat edilecek ana kaynak, hadislerdir. Peygamber Efendimiz (sav), daha işin başında kendisiyle cihanın aydınlatılmasında omuz omuza gayret gösteren Sahabeden sık sık bahsetmekte, onların müstesna yerlerini kabul edip yaptıkları vazifeleri takdir eden ifadelerle onları bize anlatmaktadır. Bunun yanında, onların yaşamış oldukları numune hayat tarzının, örnek alınması gereken rehber bir yaşayış olduğu da anlatılmaktadır.


SAHABE ŞUURU:

       

Sahabe şuuru, şuurda ufuk demektir. Daha sözün başında, Cenâb-ı Hak'tan dua ve niyazımız; bizi bu şuurla şuurlanmış olarak hakikate uyarsın ve İslâm'a hizmet şuurunu, ızdırabımızın hiçbir zaman bitmeyen kaynağı hâline getirsin!
       

“Şu anda eğer sahib-i selahiyet olsaydım, Rabbim'den ızdırap tohumları ister, bununla bütün evleri dolaşır, yuvalarında mışıl mışıl uyuyan mü'minlerin sinelerine, İslâm'a ait dert ve ızdırabın tohumlarını saçar ve "Of" desin inlesinler, "Ah" desin inlesinler; ızdırapla beyinleri zonklamaya başladığında da, yataklarından fırlayıp evlerinin koridorlarında veya salonlarında deli gibi dolaşsınlar dilerdim. Evet, geleceği kuracak akıllılar da işte bu deliler olsa gerek.”

       

Osman Gazi Hazretleri ruhunu çadırda teslim etmişti. Vefatı sırasında Söğüt'e yerleşeli kırk seneden fazla olmuştu; ama onun hâlâ evi yoktu. Bilecik'te oğlu Orhan Gazi'nin emri altında Bursa'yı fethe uğraşırken uzaktan Bursa'nın ışıklarını görüyor ve "Beni oraya defnedin." diyordu. Etraftaki tekfurlardan elde ettiği mal mülkle tâ o zaman Topkapı Sarayı'nı kurabilirdi; ama o çadırında vefat ediyordu. Zira o derin bir saffet, samimiyet ve adanmışlık ruhunun adamıydı. Bu fotoğrafı alır, sahabenin yanına koyarsanız aradaki farkı çok seçemez, tefrik edemezsiniz. Osman Gazi Hazretlerini Hz. Halid'le yanyana getirseniz (sahabinin mutlak fazileti mahfuz) seçmekte zorlanırsınız; "Acaba bu mu, yoksa öbürü mü Halid dersiniz?"
       

Bildiğiniz gibi; Hz. Halid vefat ederken geride hiçbir şey bırakmamıştı. Sa'd b. Zeyd diyor ki: "Hz. Halid, herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı, İslâm'ın bir yitiği olarak gitti.. Gitti ve geride sadece atını ve kılıcını bıraktı."
       

Hz. Halid, iki imparatorluğu yerle bir etmişti; ama kendisine ait hiç mal-mülk edinmemişti. Bu, mal-mülk olmamalı demek değildir; gönlünü dünyaya kaptırmama, mala mülke, makama mansıba bağlanmama; bağlanılması lazım gelene bağlanma demektir. İnsanın ancak tek bir yere bağlanmaya gücü yeter. Âdemoğlu, iki şeye aynı ölçüde, aynı kuvvette gönül veremez.
       

İşte onlar, İ'layı kelimetullahtan başka hiçbir şey düşünmüyorlardı. İstiyorlardı ki; herkes Allah'ı (cc) tanısın. İnsanlar, Hz. Muhammed'le (sav) tanışsın. Gece gündüz "Bu kocaman dünyaya nasıl Müslümanlığı anlatırız?" diyorlardı. Bir gün dünyanın büyüklüğüne bakıyor, anlatılanları dinliyor ve "Demek ki, bu dünyaya Müslümanlığı anlatmak bir insanın ömrüne sığmayacak kadar zormuş." diyorlardı. Sadece şu söze bile baksanız, maksat ve gayelerinin ne olduğunu, ne ile dertlendiklerini görürsünüz.

Hedef gösterme mi anlarsınız, müjde mi; ama Allah Rasûlü (sav) "Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır." buyurmuştu. Onlar, bunu bir vazife olarak anlamışlar ve hep bu vazifeyi eda etme gayretiyle yaşamışlardı.


Aziz milletimizin mazisi bu kutlu vazifeyi yapmanın izzetiyle doludur. Herkesin ölüm hastalıklarına tutulduğu yerde bu millet "Biz ümit olmalıyız." deyip ayakta kalmasını bilmiş ve bu şuurla yaşamıştır.


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön