7. DERS: İRŞAD - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

7. DERS: İRŞAD

3. KUR

WORD HALİ


BİR AYET:

       

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allaha inanırsınız” (Âl-i İmran, 3/110).

BİR HADİS:

       

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:


"Kendiniz tam yapmasanız da iyiyi önerin, kendiniz tamamen uzak durmazsanız bile kötüden sakındırın!"


Enes radıyallahu anh. Taberânî.


EMR-İ BİL-MARUF

       

İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, yapılış keyfiyeti itibariyle dönem ve şartlara göre değişkenlik arz etse de, her müminin, bütün hayatı boyunca ifa etmesi gereken bir vazifedir.


Bu önemli vazife, Şeriat-ı garrâya göre değil, ancak şeriat-ı fıtriyeye göre terk edilebilir. Yani, bir zaman gelir, müminin eli ve dili ile marufu emr, münkeri nehyetmesine mânî oldukları gibi, kalbiyle iyiliğe taraftar olup, kötülüğe tavır alması da engellenirse, işte o zaman terkedilebilir ki bu da Kıyametin artık kopmak üzere olduğunun işaretidir.
       

…Nasıl bir subay, apoletindeki bir yıldız ve benzeri işaretlerle tanınır, öyle de emr-i bil-maruf nehy-i anil-münker de, tıpkı ezan, cemaat, hac ve emsali İslâmî şeair gibi, Müslümanın rütbesini ortaya koyan en mühim İslâmî emare ve işaretlerdendir. İçinde umuma ait hukukun bulunduğu bu tür vazifeler, mesuliyet açısından değilse de, sevap açısından şahsî farzlardan daha ilerdedir.
       

Bu vazife her ne kadar müeyyidattan sayılmışsa da, günümüzde kazandığı farzlar ötesi farz keyfiyetiyle, her mümine terettüp etmektedir. Bu vazife yapılmadığı takdirde, işlemeyen çok şeylerle beraber şahsî farzlar da terke uğrar. Bu mübarek vazife, farz-ı kifaye olduğu dönemlerde bile, herkesin müsabaka yaparcasına uğrunda koştuğu bir farz-ı kifaye idi.
       

En birinci hedef ve gayemiz, başka hiç bir şey değil, sadece ve sadece Allah ve Rasulünün anlatılması, sevdirilmesi ve davranışımızda Allahın rızası ve hoşnutluğunun aranmasıdır. Buna ihlâs ve samimiyet de diyebiliriz. Allah rızası gözetilmeden yapılan irşad ve tebliğ, ruhsuz ceset gibidir. İç derinliğimiz, murakabemiz ve Rabbimizle kavî bir münasebetimiz yoksa zaten müessir de olamayız.


Evet, Allah rızası istikametinde “Rabbimi ve Nebîsini anlatıp, sevdiremeyeceksem, benim için toprağın altı üstünden daha iyidir.” Diyebilmeliyiz.



DİNE HİZMETTEN DAHA BÜYÜK VAZİFE YOKTUR

       

Yeryüzünde irşad, tebliğ ve dine hizmetten daha büyük bir vazife yoktur; olmuş olsaydı, Allah (cc), seçip gönderdiği peygamberlerine o vazifeyi yüklerdi. İrşad, güneş gibi doğup insanlığı aydınlatma, Allahı tanıtma ve insanları saflaştırıp özlerine erdirme manâ ve hususiyetiyle nebîler için en yüce paye ve Allah indinde en nezih bir meslek ve vazifedir ve Hz. Ademden beri bu davete icabetle aynı vazifeye sahip çıkan herkes, bu noktada nebîlere iştirak etmiş ve onlarla aynı sofrada oturmuş olur. Her iş, kendi çapı, ehemmiyeti ve ağırlığı nispetinde seviye sahibi insanlara gördürülür; işte, İlâ-yı Kelimetullah, kendi üstünde bir vazife olmadığı içindir ki, öncelikle nebîlerle temsil edilmiştir.


DİNE HİZMET, BELLİ ŞAHIS VEYA ZÜMREYE BIRAKILAMAZ

       

Bu vazife, belli şahıs veya zümrelerin inhisarına bırakılamaz. Nasıl olsa sahip çıkanlar var deyip, bu vazifeyi üzerinden atmaya çalışan bir müminin kalbinin îman ve         Kurân adına atıp atmadığından şüphe edilir...


NİÇİN HİZMET ETMELİYİZ?


1- Her şeyden önce, biz kuluz ve kulluğun hakkını yerine getirmek için de hizmet etmek mecburiyetindeyiz.

2- Emr-i bil-marûf, nehy-i anil-münker, günümüzde her zamankinden daha çok zimmetimize terettüp eden bir farz-ı ayndır.

3- Bize kadar kusursuz gelen bu hizmeti, bizden sonrakilere aynı şekilde kusursuz, ârızasız ve noksansız intikal ettirmek sorumluluğu altındayız.


4- Bu yol, başta Allah Rasûlü (sav) olmak üzere, bütün selef-i sâlihînin yoludur ve bu yolda yürümek bizim için bir vecîbedir.


5- Mazhar olduğumuz nimetlere nimetin cinsinden şükürle mukabelede bulunmak da, hizmet etmeyi gerektirmektedir.


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön