Ana menü:
BİR AYET:
“Eğer seninle tartışmaya girerlerse, de ki:
"Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim."
Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: "Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?" de.
Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir.
Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır.
Allah kullarını çok iyi görmektedir.” (3/20)
BİR HADİS:
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Bana beş şey verildi ki, benden önce onlar hiç kimseye verilmemiştir. Bütün peygamberler sadece kendi toplumlarına gönderildi, ben ise, kırmızı siyah bütün toplumlara gönderildim. Benden önce, savaşta elde edilen mallar kimseye helâl olmadı, bana ise helâl kılındı. Yeryüzü bana tertemiz kılındı ve mescid yapıldı. Namaz vakti nerede gelirse, kişi orada namaz kılabilir. Bir aylık uzaklıktaki düşmanın kalbine korku verilmekle bana yardım edildi. Bana, şefaat etme yetkisi verildi."
Câbir radıyallahu anh. Buhârî.
NÜBÜVVETİNDEN EVVEL DE O BİR NEBÎ GİBİ YAŞAMIŞTI
Emniyet İnsanı
O’nun çocukluk, gençlik ve olgunluk dönemlerinin hepsi, peygamberliğinin mukaddimesi, basamakları ve merdivenleri mahiyetindeydi. Öyle ki, O’nu tanıyanların birçoğu risâletini ilân eder etmez hemen O’na inanıp teslim olmuşlardı.
Zira O, hayatında bir kere dahi yalan söylememişti. Ve işte bu insan, şimdi Allah (cc)’dan bahsediyor ve peygamber olduğunu söylüyordu. En küçük mes’elelerde dahi hilâf-ı vâki söylemeyen bir insan nasıl olur da böyle büyük ve ulvî bir mes’elede yalan söyleyebilirdi? O, emin bir insandı.. O’nu herkes de böyle kabul ediyordu. Öyle bir emindi ki; sözgelimi sefere çıkmayı düşündünüz, hanımınızı bir yere bırakmanız lâzım geldi. Gidip hiç tereddüt etmeden Hz. Muhammed (sav)’e bırakabilirdiniz.. siz gelinceye kadar kaşını kaldırıp ona bakmayacağına kat’iyyen şüpheniz olmazdı. Malınızı birisine teslim etmeyi mi düşündünüz? Hiç tereddüt etmeden gidip Muhammedü’l-Emin’e teslim edebilirdiniz.. edebilirdiniz de malınızın zerresine dahi zarar gelmeyeceğine inanırdınız.
O, daha anne karnında iken babasını kaybetmişti; beş-altı yaşına vardığında da annesini kaybetti. Bunun üzerine O’nu dedesi Abdulmuttalib himayesine aldı.. derken sekiz yaşına henüz basmıştı ki dedesi de vefat etti. Sanki kader O’nu, her şeyden tecrît ediyor ve bütünüyle Allah (cc)’a teslim olmaya hazırlıyor gibiydi. O’na el uzatabilecek bütün hâmiler teker teker gidiyor ve nûr-u tevhîd içinde, ehadiyet sırrının zuhuruyla doğrudan doğruya ve fi’len Cenâb-ı Hakk’ın himayesi ihtar ediliyordu. O, “Kelime-i Tevhîd” ve “Hasbünallah” cümlesini tâ baştan vicdanında duyarak söylemeliydi. Onun için de, zâhirî esbâbın bütünüyle devre dışı kalması gerekiyordu. Ve öyle de oldu...
Allah (cc)’ın kulu ma’nâsına gelen “Abdullah”, emin ve doğru kadın ma’nâsına gelen “Âmine” O’nun dünyaya gelmesine sebep ana ve babaya ait isimlerdi. Evet, O, emniyet doğuran, emniyetin emanetcisi bir kadından dünyaya geliyordu. Risâletten evvel, ubûdîyetle serfiraz olan bu şeref-i nev-i insanın babasının adı da “Allah’ın kulu” ma’nâsını taşıyordu. Bunlar rastlantı değildir; değildir zira bunları takdir buyuran Allah (cc)’tır.
O, Yetim Büyüdü
O, yetim olarak büyüdü. İleride yükleneceği çok ağır bir yük, büyük bir vazife vardı. Ve ona şimdiden hazırlanması gerekiyordu. Tevekkülün zirvesinde, bütün güçlüklere göğüs gerebilecek bir yapıda yetişmeliydi. Zenginliğin şımarttığı veya sefaletin, yoksulluğun tamamen pısırıklaştırdığı bir insan olmaktan Allah (cc) O’nu korudu. Ve hayatının her safhasında i’tidal ve istikâmeti muhafaza, ifrat ve tefritten uzak bir insan olarak yetişmesini temin etti.
Bir liderin, bu türlü sıkıntılı günlerden geçmesi çok mühimdir. Yetimliğin ne demek olduğunu bilmelidir ki, raiyetine şefkatli bir baba gibi davranabilsin. Fakirliği tatmış olmalı ki, idaresi altındakilerin durumunu idrak edip onlara öyle muamele etsin. İşte Allah Resûlü’nün yüce ahlâkı içinde bir nüve halinde bulunan, yetime ve fakire el uzatma, onları görüp gözetme hasleti, yaşadığı bu hayatın suyu, toprağı ve havasıyla besleniyordu. Sonra da O, zirvelere çıktığı zaman da bu ilk halinden hiç mi hiç taviz vermeden ve hayatı boyunca yaşama tarzını değiştirmeden dümdüz yaşamış, benzeri olmayan bir şahsiyettir. Ömrünce yetimi azarlamadı ve isteyeni boş çevirmedi. Zira bunu O’na bizzat Cenâb-ı Hakk talim ve emir buyurmuştu:
“O seni yetim bulup barındırmadı mı? O seni hayrette bulup hidayet etmedi mi? Seni fakir bulup, zengin etmedi mi? Öyle ise yetimi hor görme. Dilenciyi azarlama. Rabb’inin nimetini de anlat da anlat.” (Duha, 93/6-11).