7. DERS: ADALET - HAKİKİ KİŞİSEL GELİŞİM SİTESİ

İçeriğe git

Ana menü:

7. DERS: ADALET

2. KUR

WORD HALİ


BİR AYET:

        

Maide/ 8.

“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun,  çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”


BİR HADİS:


Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:


"Ey Ali! Allah, senin kalbine hidâyet ve diline sebat verecektir. Önüne iki hasım oturduğu zaman, birincisini dinledikten sonra, ikincisini de tam dinlemeden sakın hüküm verme! Güzel hüküm vermen için en doğru yöntem budur."


Ali radıyallahu anh. Tirmizî.


HAK VE ADALET


Hak, anlatanla anlayanı, temsil edenle alâka duyanı bulunca kanatlanır.


Adalet, her yerde geçerli olan bir sermayedir.


Adâlet, Allah
a yakın olma yollarındandır ama nedense insanların çoğu ondan uzak kalmayı tercih etmiştir.


İslâm
ın surları hak, kapısı adalet; içi de saadettir.


Adâletin hükümfermâ olduğu harabeler saraylardan daha değerli, zulmün hay-huyuna boğulmuş saraylar, harabelerden daha perişandır.


Hakla çarpışan er-geç yenik düşer.


Başkalarını ezerken, seni ezebilecek bir gücün bulunduğunu da kat
iyyen hatırdan çıkarma!

KISSADAN HİSSE


Bir Yahudi ile Hz. Ali arasında bir anlaşmazlık vuku bulmuştu. Meselelerin halli için zamanın halifesi Hz. Ebu Bekirin huzuruna çıktılar. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Yahudiye ismi ile hitap ederek yerini gösterdikten sonra Hz. Aliye:
       

“Buyurun ya Eba Hasan” diye hitap ederek Yahudinin yanında yer gösterdi. Bunun üzerine Hz. Alinin yüzünde üzüntü ve hiddet işareti belirmeye başlayınca, Hz. Ebu Bekir, Yahudinin yanına geç dediğim için mi üzüldün diye sordu. Hz. Ali:
       

“Hayır! Bilakis Yahudinin yanına geç dediğin için değil, ona ismiyle hitap ettiğin halde bana en çok hoşuma giden künyem olan Ebu Hasan ismimle hitap etmeniz bana iltimas gibi geldi de ondan üzüldüm” der.  
       

Bu manzarayı gören Yahudi, İslamın inceliği karşısında Müslüman olur.


HALİFENİN TORUNUNU TANIYAMAMASI

       

Hazreti Ömer, hilafeti zamanında, yanında oğlu Abdullah ve Hz. Hasan olduğu halde Medine sokaklarında dolaşıyordu. Bir sokaktan geçerken gayet zayıf kalmış, bakımsız bir çocuk görüp:


“Bunun hiç kimsesi yok mu acaba? Nasıl insan bunlar, çocuğa hiç bakmamışlar” dedi.


Oğlu Abdullah:
“Baba tanıyamadın mı? O senin torunun, benim de kızımdır, deyince
Hz. Ömer kızdı ve:

“Yazıklar olsun sana” dedi.
       

Babasının öfkelendiğini anlayan oğlu:
“Baba ne yapayım, sen halifesin bana biraz daha imkân versen çocuğa daha iyi bakardım. Elindeki imkânları kullanıp bana daha fazla fırsat vermiyorsun ki” dedi.


Bu söz üzerine halife:

“Vallahi oğlum, diğer Müslümanlara yaptığımdan daha fazlasını sana yapamam. Onlara ne yapıyorsam sana da ancak o kadar yapabilirim. Bunu böyle bil” dedi.


SEMAVİ TOKAT


Niçin Müslüman olmayan memleketlerde, semâvî tokat, başlarına gelmiyor; bu bîçare Müslümanlara iniyor?


Elcevap: Büyük hatâlar ve cinâyetler, tehir ile büyük merkezlerde; küçücük cinâyetler, tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı âzamı, mahkeme-i kübrâ-i haşre tehir edilerek, ehl-i imânın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir.



FATİH
İN ADALETİ

      Hazreti Fatih, İstanbulu fethettikten sonra, hemen kendi ismiyle anılan bir cami ve etrafına da büyük bir medrese yaptırdı. Bugünün üniversitesi sayılan medresede, Fatih de bir oda almak istiyordu. Fakat Fatihin bu isteğini medresenin ilim heyeti:
“Siz ne talebesiniz, ne de hacegan sınıfındasınız. Bu durumda bir odaya sahip olmanız mümkün değildir” derler. Hz. Fatih, aldığı bu cevaba kızmadığı gibi:
“Medresede bir odaya sahip olabilmem için ne yapmam lazım?” dedi.
“İmtihan olmanız lazım” dediler.
Fatih aynı talebe imiş gibi imtihana girdi ve imtihanı kazanarak kendi yaptırdığı medresede bir odaya sahip oldu.

BİR TUTAM SAKAL

      

Köylülerden biri vergi memurlarını valiye şikâyete gitmiş:


“Vali bey demiş, senin memurların benim yirmi çuval çıkacak buğdayımı, yüz çuval diye yazıp getirdiler.”


Vali hemen köylüye:
“Bir kalbur sakalınla yalan söyleme. Memurlar bu kadar büyük hata yapmazlar” deyince, köylü büsbütün kükremiş:


“Yaparlar vali bey yaparlar. Siz onların amiri olduğunuz halde, benim ancak bir tutam gelecek olan sakalıma bir kalbur derseniz, memurların bundan fazlasını bile yaparlar” diye cevap vermiş.  


OSMANLI ADALETİ


Doğumundan ölümüne kadar her türlü muamelenin adil esaslar üzerine inşa edildiği Osmanlı devlet düzeninde şümullü çok geniş bir vicdani kontrol mekanizması kendiliğinden işlemekte idi. Bu vicdani murakabe devlet murakabesinden çok daha müessirdir ve çok müspet neticeler vermiştir.
        

Bugün batılı ülkelerin geliştirmeye çalıştıkları bu otokontrol mekanizması; Osmanlının attığı her adıma ölçü olmuş, Orta Afrikadan Orta Asyaya kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıldan fazla yaşamanın en mühim amilini teşkil etmiştir.
         

Bu devlet, öyle bir hukuk devletidir ki; müşterinin ununa, buğdayına zarar gelir düşüncesiyle değirmenlerde tavuk beslenmesini dahi yasaklamıştır. Değirmen sahipleri vakti öğrenebilmek için yalnız bir tek horoz besleyebilirlerdi.
       

Otokontrol mekanizmasının suiistimal edilmesini önlemek için kadılar ikinci bir kontrol mekanizması meydana getirirlerdi. Daha Osman Gazi devrinde, yani beylik döneminde fethedilen şehir ve kasabalara idari ve adli görevleri yürütmek için birer kadı tayin edildiğini belgelerden öğreniyoruz.
        

Kadı (hâkim) olacak kimselerde aranan şartlar vardı. İcadı adil, fehim, müstakim, olmalı hiddet ve şiddetten sakınmalı, taraflardan hediye kabul etmemeli ayrıca fikri durgun olduğunda, açlık, keder, gam, uykusuzluk gibi hallerde hüküm vermemeli idi.
        

Osmanlı imparatorluğu yönetiminde adalete öylesine saygı duyulmuştur ki, kadı Fatih Sultan Mehmetin ellerinin kesilmesine dahi karar verebilmiş, hakan ise kadıyı yerinden uzaklaştırmayı aklına getirmemesinin yanında, böyle davrandığı için övmüştür.   İdari işlerde kadıların en yakın yardımcıları subaşılardı. Subaşılar bir nevi polis ve jandarma görevi yapan kimseleri idare eden emniyet amiri durumunda idiler. Asayişi temin ederek suçluları yakalayıp mahkemeye sevk ederlerdi.
        

Türk düşmanı olmasıyla taranan Fernand Grenand eserinde: Banliyöleriyle beraber nüfusu milyonlar olan o muazzam İstanbulda dört senede yalnız dört cinayet işlendiğini ve ağzına kadar tüccar eşyasıyla dolu bir kervansarayı bir tek kişinin muhafaza ettiğini yazmaktadır.
       

Otokontrol mekanizması ve temeli adalete dayanan hukuki tedbirlerin eksiksiz olarak işletilmesi sayesinde muhtelif dinlere, kültürlere, ırklara mensup ve farklı alışkanlıklara sahip insanların oluşturduğu imparatorlukta asayiş mükemmele ulaşmıştı.
       

İngilterenin İstanbul sefareti memurlarından Ricault meşhur eserinde şunları yazmaktadır: “Osmanlı ordusu hareket halinde iken; geçtiği yerlerdeki ahalinin, yağmaya uğrama, kız ve kadınlarına taarruz edilme gibi ahvalden şikâyet ettikleri vaki değildir. Askerler ahaliye kötü muamele etmezler sahip olmak istedikleri eşyayı pazarlık yaparak ve bedelini peşin ödeyerek satın alırlar. Bence bu adalet ve hakkaniyet halidir ki Türklerin muvaffakiyetine sebep olmakta ve imparatorlukları gittikçe büyümektedir.
       

Uzatılabilecek bu tür örnekler Osmanlı devletinin adalet anlayışını izah ederken, sömürgecilik siyasetini kesinlikle uygulamadığını gösteren açık ve net delillerdir.


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön